|

Emek-Ücret-Sendika ve Sivil Toplum 1
Emek-Ücret-Sendika ve Sivil Toplum 3

Sendika ve Maaş Zamları 2007-1

Sendika ve Maaş Zamları2007-2

Anakronzim-Artvin 2004-1

Anakronzim-Artvin 2004-2

Anakronzim-Artvin 2004-3

Erdemliler Birliği Üsküdar 2006-1

Erdemliler Birliği Üsküdar 2006-2

Erdemliler Birliği Üsküdar 2006-3

Erdemliler Birliği Üsküdar 2006-4
Erdemliler Birliği Üsküdar 2006-5

Erdemliler Birliği Üsküdar 2006-6

Hüseyin KÖSE Çöl dağlar

Hüseyin KÖSE Alim Alim

Hüseyin Köse Ah şalım kara şalım
|
|
Abdulah'ın Yetiminin Rabbi;
“…İşçisinden tam yararlandığı halde; Ona hakkını tam ödemeyenin mahşerde bizzat hasmı benim.”
(Hadis-i Kudsi )
EKONOMİK ADALET MÜMKÜNDÜR
Kelimeler zaman ve mekanlara göre anlam ve şekil değiştirir. Aynı zamanda iki ayrı mekanda, aynı mekanda iki ayrı zamanda ifade ettiği anlamlar farklı olabilir. Kurallar ve kurumların zaman ve şartlara göre değişmesi gerekir. ”Ezmanın tegayyürü ile ahkamın tegayyürü inkar olunamaz”(mecelle). İnsanın görebildiği ve göremediği varlıklar ile, insan arasındaki ilişkileri, insanın temel kabulleri şekillendirir. Bu ön kabuller, son tahlilde olgulara yüklenen anlamlar ve bu anlamları ifade eden kelimelerdir. Allah, resullerini bu kelimelerden bazılarının anlamlarını doğrulayarak, bazılarını doğrultarak bazılarını da tamamen nesh ederek dengelemek için göndermiştir.
Resullerden sonra değişen şartlara göre değişmesi gereken hükümler içtihatla, daha derin bir değişim/ postula’nın değişimi ise tecditle mümkündür.İnsanların, resullerin, filozofların ve ariflerin söyledikleri tüm sözler temelde beş şeye dairdir.
Allah’a, varlığı var eden var’a dair sözler.
Mevcudatın sınırlarına ve ahirete dair sözler.
İnsan-Allah ilişkisine dair sözler.
İnsan-İnsan ilişkilerine dair sözler.
İnsan-tabiat ilişkisine dair sözler.
İnsanların bu konulara kasıtlı ya da kasıtsız, yanlış anlamlar yüklemelerinden dolayı hem insan-insan ilişkilerinde, hem de insan-tabiat ilişkilerinde büyük problemler ortaya çıkmıştır. Denge bozulmuştur. Böyle zamanlarda Allah, insanlara konuşan, doğrulayan ve doğrultan elçiler göndermiştir. İnsanlar varlığı var edene, mevcudatın sınırlarına, sonuna, canlılar ve insan için ölüm sonrasına, İnsan-Allah ilişkilerine, insan- insan ilişkilerine ve insan tabiat ilişkilerine dair inançlar ve çeşitli uygulamalara sahiptiler. Resuller bu inanç ve ilişkilerde ki yanlışlıkları doğrultmuş, doğruları tasdik etmişlerdir.
Son Resul Hz. Muhammed’in düzenlemelerinden sonra, insan-insan ve insan-tabiat ilişkileri açısından 13 asır boyunca fazla bir şey değişmemiş; değişenler de tedvin asrına, hicri II. asra kadar şekillenmiş olan anlam zemininden çıkmadan, kıyas ve içtihatlarla çözüme kavuşturulabilmiştir. Ancak daha miladi 14. asırda Gırnatalı Büyük Fakih eş Şatıbi El Muafakat’ında “şartların değişmesiyle yalnız hükümlerin değil hüküm çıkarma usulünün, postulanın, Şari’nin maksatları açısından değerlendirilerek değişmesi gerektiğini” söylemeye başlamıştır(tecdit).
17. Asırda Avrupalıların geliştirdiği Kolonicilik ve dış dünyadan Avrupa’ya akan karşılıksız servet sayesinde dünyanın ekonomik dengeleri, koloniciler lehine mübalağalı bir büyüme gösterdi. Bu durum; tüccarlar ve onların etrafında oluşan burjuva sınıfının doğmasına ve Avrupa ülkelerinde siyasal dengelerin de değişmesine sebep oldu. Tarihte ilk kez toprağa bağlı olarak yaşamayan sırf emeğiyle, başkalarının işinde çalışarak geçinen bir sınıf ortaya çıktı.Daha önce kan ve inanç bağları siyasal egemenliklerin meşruiyet zemini iken, bunlar önemini kaybetti ve servet başat oldu.
Sanayi devrimiyle de toprağa bağlı olmadan sırf emeğiyle geçinen insan sayısı daha da arttı. Bu insanlar başkalarının işlerinde çalışmakta ve yaşamlarını sürdürmektedirler.(mucir/ücretli).Toprağa dayalı üretim ilişkileri döneminde emek sermaye ilişkileri, köle-efendi, yarı köle-efendi, günlük-anlık çalışmalar, toplam iş üzerinde barış olarak iş bitimi anlaşması, eşitlik ve serbestlik prensibiyle ücretli sistem ‘icare’ emek- sermaye oraklığı,’ mudarebe,’ ’musakat’ ’muzara’ gibi yarıcılık olarak özetleyebileceğimiz, emek-sermaye ilişkisi mevcuttur.
Temelde üç sistem vardır. Ortaklık, ücretlilik, kölelik.
Bu gün bizim aramak zorunda olduğumuz bunlardan hangisine daha yakın olduğumuzu ve hangisinin bize göre adalete daha uygun olduğunu tespittir. Tarihte, herhangi bir kültürde yaşanmış hiçbir kurumun aynen başka bir tarihte veya kültürde yaşanması olası değildir. Köleliği örneğinde düşünürsek, Asya, Avrupa ve Amerika’da çok farklı biçimlerde uygulanmıştır.Mudarebe türü ortaklıklarda katılımdaki eşitlik paylaşımda eşitliği getirmektedir.
Kölelik akdini bu gün kimse teklif dahi edemeyeceğine göre ki İslam hukukunun köleler için belirlemiş olduğu ücret standardına bugün çok az işveren çıkabilmektedir.
Müslümanlar kölelerine ”yediklerinden yedirmekte, giydiklerinden giydirmektedir ve taşıyamayacakları yükü de yükleyememektedirler” Hukuk bunu emretmektedir. Devlet bunun arkasındadır. Yani bu hükme göre işveren işçisini kendi yaşam standardında yaşatmak zorundadır diyebiliriz.
Bu gün dünyada ve ülkemizde en yaygın olan ilişki ücretliliktir (icare).
Evrensel ilkeler eşitlik, adalet ve özgürlük olduğuna göre, emeğin üretime katkı oranı esas alınarak net karda katkısının yarısını hak eder desek sorun adil bir şekilde çözülür. Yeryüzünde mutlak adalet mümkün değildir. Ancak yine de emeğin insanların eşitliği ilkesine uygun olarak çalışabildiği ve adil olana en yakın emek sermaye ilişkisi; emekle sermayeyi ortak sayan yarıcılıktır. Roma, Mısır, İran, Amerika ve İslam medeniyetlerinde bir çok şekliyle uygulanmıştır. Başlangıcından günümüze kadar İslam toplumlarında da toprağa dayalı üretim ilişkilerinde ve ticarette çok yaygın olarak uygulanmıştır ve uygulanmaktadır.Üretimin tarım dönemi uygulamalarının temel unsurları toprak, alet, tohum ve emektir. Bu unsurlardan hangilerine sahip olduklarına göre ortaklar arasında üretilen değerden alacakları pay belirlenmiştir. Örneğin; toprak ve tohum birinden, emek ve alet birinden olursa Allah Resulü ve Raşid Halifeler döneminde emekçi (mudarib) üretilen değerin yarısını, tohum da emekçidense yarıdan fazlasını aldığını biliyoruz (Rudani).
Allah Resulünün Hayber’deki şahsi hurma bahçesini Yahudi bir mudarib'e %50’ye verdiğini biliyoruz. Yani üretilen değerin yarısına vermiştir. Allah Resulü üretilecek değerin ¼‘ine, üçünü kendi alıp birini mudaribe veren bir sahabeye çok kızarak akti iptal ettirmiştir (Buharı Hars). Bu gün sanayi devrimi sonrası gelişen üretim ilişkileriyle yaşamımızı sürdürüyoruz.
Batıda bu üretim ilişkileriyle alakalı orak 19. asır ve sonrasında çok ciddi tartışmalar yaşanmıştır.(Marks, Engels,Mill) Bir tarafta emeği metalaştırarak ona bir alet muamelesi yapan ve ancak günlük yaşamlarını sürdürebilecekleri kaloriyi hesaplayarak ücret vermek isteyen kapitalistler, diğer tarafta “üretim araçlarının sahibi ancak emekçilerdir” diyen hak edilmiş mülkiyeti de yok sayan sosyalistler.
Emeğin örgütlü mücadele serüveni, sendikaların da etkisiyle, yalnızca ücretler değil, kazanılan tüm diğer sosyal ve ekonomik haklarla ortalama bir ücret ve bölüşüm sisteminde uzlaşılmış ve evrensel bazı normlara ulaşılmışken; örneğin Fransa’da Peguet (pejo) firması tüm masraflar çıktıktan sonra ürettiği her üç aracın birini devlete, birini işçiye, birini sermayeye alırken, neo-liberal akımların etkisiyle, üretilen değer üzerindeki emeğin payını işsizlikten de yararlanarak düşürmek için, küresel ve ulusal yollar aramaya başlamıştır.
Halen Modern İslam Aklı konuyla ilgili kuşatıcı, özgürlükçü, eşitlikçi, adil bir bakış açısıyla bir çözüm modeli ortaya koyamamıştır. Bunda elbette Müslümanların sanayi toplumu olamamalarının etkisi de var. Ancak günümüzde milyonlarca insan bu belirsizliklerden dolayı emeğinin karşılığını almak bir yana aldığı ücretlerle açlık sınırının altında yaşamaktadırlar. Bu konuyla ilgili Müslüman bilginlerin, “işçinin alın teri kurumadan onun ücretini verin”, “kölenize taşıyamayacağı yükü yüklemeyin”, “işçi tutup da ondan tam yararlandığı halde ona hakkını tam vermeyenlerin mahşerde düşmanı bizzat benim(hadisi kutsi)” gibi hadisi şerifleri hatırlatmaktan ibarettir.
Sorun; emekçinin belirlenmiş olan emeğinin ödenmesi değil, çalışması karşılığında ortaya çıkan değerden payına düşen oranın ne olduğunun adaletle tesbit edilmesidir. İş veren, işçime hakkını alın teri kurumadan vereceğim. Ona taşıyamayacağı yükü de yüklemiyorum. İşçimin ne kadar işine karşılık ne kadar ücret vereyim ki Allah mahşerde bana “işçimin emeğini sömürdüğüm” gerekçesiyle bizzat düşmanlık etmesin.
İslam’ın makro ve mikro düzeyde bu çağda geçerli olabilecek bir ekonomik adalet önerisi yok mu ?
Bazı bilginler ücreti “serbestçe aralarında anlaşırlar ve ücret rıza ile belirlenir.” diyor. Bu işler rıza ile olur demek, bu günün şartlarında kurtla kuzunun adil pazarlığı ve kuzunun rızasıdır. Bir tarafta hiç çalışmasa da ömür boyu rahat ve bolluk içinde yaşayabilecek bir servete sahip olan sermayedar. Diğer tarafta evine ekmek götürmezse açlıktan ölecek çocukları olan bir anne yada baba. Buradan adalet çıkacağına inanmak saflık olmuyor mu? Burada açık bir karaborsa mantığı işlemektedir. İşine gelirse, sokaklar senin gibi milyonarca işsizle dolu denilen bir ortamda rızadan bahsetmek korkunç bir adaletsizliğe alet olmaktır. İslam hukuku zayıftan yana değil mi? Burada neden zayıfı korumak için bazı temel ilkeleri olmasın?
Maliki ulema “emek- sermaye akitlerinde kazanılacak olan toplam gelirin ne olacağının emek tarafından bilinmemesi halinde akdin caiz olmayacağı görüşündedir(Şatıbi-El Muaffakat, Muhammet Tahir b Aşur- İslam Hukukunda Gaye Problemi).İşçi-işveren ilişkisinde emekçinin üzerinden işverenin ne kadar kazandığını emekçi bilmiyorsa akit caiz midir?
Söz ne zaman İslam ekonomisine gelse ifadeler zekat, infak, sadaka, gibi İslam’ın sosyal güvenlik sistemlerine kayıyor. Oysa bunlar ekonominin değil maliyenin ve daha da altta sosyal güvenlik sistemlerinin, sosyal adaletin konusudur. İslam’ın bir ekonomik adalet önerisi yok mu? Her işte adaleti emreden Allah, yer yüzünü imar için yarattığı insanların, imar faaliyetleri sırasındaki işçi-işveren ilişkisinde adaleti emretmiyor olabilir mi? İslam ilginlerinin günümüz şartlarıyla bu konuya, Şari’nin maksatları açısından ilkeler belirlemeleri gerekmiyor mu? Bunun toplumsal dönüşümümüzden öte insanlığa karşı bir sorumluk yönü de yok mu?
Bu gün ülkemizde Müslüman iş adamlarının kurduğu çok ortaklı şirketler vardır. Bunlara İslam hukukunun da konusu olan ”mudarebe, müşakat, muzara” gibi “emek sermaye ortaklığı” demektedirler. Bu son derece yanlış bir tanımlamadır. Söz konusu şirketlere eğer bir isim gerekiyorsa çok patronlu şirketler demek daha doğru olur. Çünkü emekle sermaye ortaklılığı olabilmesi için üretilen değerin emekçilerle sermayedarlar arasında pay edilmesi gerekir. Oysa bu işletmelerde emeğe verilen ücret, şirketin gider kalemlerinden biridir.
Kar, işi yöneten girişimcilerle(!) patronlar arasında bölüşülmektedir. İşi yürütenler, girişimci de değildirler, emek sayılmaları gerekir, çünkü sermayenin riskini taşımadan patronluk yapmaktadırlar. Burada emek sermaye ortaklığından söz edilebilmesi için, işin başındaki şahıslardan en vasıfsız çalışana kadar emek ortağı (mudarib), malıyla katılan herkes de sermaye ortağı olur. Tüm masraflar çıktıktan sonra kar önce emekle sermaye arasında ikiye ayrılır, sonra da her bölüm kendi arasında adaletle üretime katılım ve katkı oranında dağıtılır. İşi yürütenler, hem sermayedarların hem de emekçilerin üzerinden haksız kazanç sağlamaktadırlar. Bu şirketlerin mülkünün sahibi sermaye vererek bu şirketlere katılanlardır. Emekçilerse üretilen değere ortaktırlar.
Tüm üretim aşamalarındaki emekçiler üretilen değerdeki paylarını katkıları oranında alırlarsa ve zarar durumunda da bir şey talep etmezlerse o zaman emek sermaye ortaklığı denebilir. Hangi üretim biçimi ve hangi ücret sistemi benimsenirse benimsensin, üretilen değerde emeğin katkısı olmazsa olmazdır. Bir şeyin olmazsa olmazı o şeyin en az yarısını hak eder.
Ücret tespitinin her aşamasında “ üretilen değerde emek sermayenin eşitidir” ilkesi akli ve ahlaki bir zorunlululuktur. Bir anayasal ilke olarak benimsenmelidir. Bu ilke azami adaleti sağlamanın yanında vergi kaçağını da hemen hemen imkansız hale getirir. Üretilen değer bilinmeden paylaşım olamayacağına göre, muhasebe aşamasında devlet müşahit maliyeci bulundurur, üçüncü taraf olarak harmandan payını alır.
Bu ilkeyi mikro ekonomik düzeyde bir anayasal ilke olarak kabul edecek bir ülkede yıllık %5 büyüme olsa ve emeğiyle geçinenlerin elinde hiçbir değer olmasa, her yıl %2.5 emekçilerin yönünde hareket edecektir ve en geç yirmi yılda ulusal servetin yarısı doğal ve meşru el değiştirmesi sağlanacaktır.”
Servet tüm toplumsal katmanlara ulaşacaktır. Toplumsal devinim, bir üst gelir gurubuna atlama, biriken servetle ticaret veya sanayi yatırımları dolayısıyla sınıf değiştirmelerde doğal ve meşru yollardan gerçekleşir.
Ulusal servetin yarısından fazlasına nüfusun yarısı sahipken, o ülkede kimse insan hakları ihlali yapamaz. Siyasi manipülasyonlarla iktidar oyunlarına kalkışamaz. Ekonomik ve sosyal gelişim hızı da aynı oranda artar.
Bütün bunlar kabul görür mü bilemem ancak bir vicdan sahibi işveren eğer mahşerde “Allah’ın kendisine bizzat düşmanlık” etmesini istemiyorsa kestirmeden bir ücret hesaplaması yolu söylüyorum, onu yapabilirler adalet değildir ancak tüm ücret sistemlerinden daha iyidir.
İne kendinizi koyun ve aynı işi siz yapsanız ne kadar ücret almak isterdiniz yazın. İşçinize verdiğinizi de yazın. Büyük olandan küçük olanı çıkarın. Fark yoksa sorun yok. Fazla veriyorsanız sevinin. Ahrette onun karşılığını fazlasıyla alırsınız. Eğer eksikse, bilin ki ahrette hasmınız yalnız hakkını yediğiniz işçiniz olmayacaktır.
Hasan KÖSE
Özgün İrade Dergisi
Konuyla ilgili diğer yazı 1
Konuyla ilgili diğer yazı 2
Konuyla ilgili diğer yazı 3
Konuyla ilgili diğer yazı 4
"Ben insanları kula kulluktan yalnız Allah'a kulluğa çağırıyorum.”
( Hadis-i Şerif )
Sekülarizm ve Teokrasi Arasında İslami Gelenek
İslam'ın, Hz. Muhammed için koruyup da diğer insanlar için korumadığı hiçbir hak yoktur. Müslümanlar Hz Muhammed için korudukları hakları öncelikle Velayetten dolayı bütün Müslümanlar sonrada emanet ve himayeden dolayı da bütün insanlar için korumak zorundadır. İslam Müslümanların bundan daha aşağısına asla razı olmamalarını ister.
İfade hürriyeti İslam'ın en öncelikli ve önemli değerlerinden biridir. Her Müslüman bilir ki, ifade hürriyeti Ebu Talip, akitlerden doğan haklar ve Mekke toplumu tarafından korunmasaydı, İslam diye bir şey olmayabilirdi. Çünkü daha başlangıcında Abdullah'ın Yetimini öldürürlerdi. Buna bazı Müslümanlar “cebri” bir kader anlayışıyla itiraz edebilirler ve Allah mutlaka Hz Muhammedi başarıya ulaştırırdı diyebilirler. Ama unutmamak gerekir ki, Allah'ın her şeye gücünün yetmesi, bizim aklımıza gelen her şeyi yapacağı anlamına gelmez. İşkenceyle öldürülen, ağaç kovuğunda ikiye kesilen, hiç ümmeti olmadan ölen peygamberler olduğuna göre. Hz Muhammed'in de onlardan biri olması mümkündü.
Ebu Talip, “ O size söz söylüyor siz de ona söz söyleyin, Mekke'nin gençleriyle sizde konuşun. Kim onları ikna ederse ona uysunlar. Sakalının teline dokunacak olursanız ( şiddet uygularsanız) sizinle sonuna kadar savaşırım” diyordu. “himaye akdi”, Haram aylarda öldürme yasağı ve Hılf-ul Fudul(erdemliler birliği). Bütün bunların hepsi birden ayrı ayrı belli oranlarda ifade hürriyetini korumuş ve İslam kendini ifade imkanı bulmuştur. Yoksa İslam, daha başlangıcında boğulabilirdi.
İslam'ın yeryüzündeki maksatlarına ulaşabilmesi için, en öncelikli değer nedir diye sorulacak olsa, Rahatça kul ile Allah arasındaki her türlü engelin kaldırılması diyebiliriz. Niçin, çünkü kul ile Allah arasında engel varsa, belirsizlikler vardır. Oysa Allah “İnsanları ve cinleri yalnız kendisine kul olsunlar diye yarattığını” bildiriyor(Zariyat, 56). Allah'a kulluk da ancak açık bilgi, açık şuur ve özgür irade(El-Kehf, 29) neticesi bir akitle, kul ile Allah arasında kulun kararı ve beyanı ile mümkündür. İnsan seçim yapabilsin ki, kulluğun kıymeti olsun. “Allah diler ki, insanlar bilerek iman etsin ya da bilerek kafir olsun”.( Kuranı Kerim) Bu ise öncelikle ifade hürriyetinin önündeki tüm engellerin kaldırılmasıyla olur. Önce konuşabilme, dinleyebilme, yazabilme, yayınlayabilme, okuyabilme, özel yaşamını değiştirebilme, özel yaşamına göre sivil yaşamını inşa edebilme, sivil yaşamının diğer insanlarca da benimsenmesi için tebliğ ve etkinlikler yapabilme. Kim kendini nasıl ifade ediyorsa diğerlerine öylece gösterebilme. Eleştiri ve itiraz hakkı herkes için mahfuzdur. Baskı ve şiddet ancak barış halini şiddet yoluyla bozanlara karşı uygulanabilir.
İslam'ın dini ve tarihi kaynaklarına göre devlet halkın, can, mal, nesil, akıl ve din emniyetlerinden sorumludur. Allah katında insanların imanını kurtarmaktan değil. Devletin insanların imanını kurtarmaktan sorumlu olması Hıristiyan teolojinin sindiği batı düşüncesinin ürünü bir bakış açısıdır. İslam; insan devlet ilişkisinde, devlet otoritesinin meşruiyetini, insanın diğer tüm ilişkilerinde de olduğu gibi ancak hür iradesine bağlı akitler üzerinden ehven görür. İslam dinine göre, insanın hür iradesinin sınırlarının genişliği “hiçbir sultanın siyasi otoritenin”( Esved) hoşlanmayacağı kadar geniştir.
Allah; insanı var kılmadan, “meleklere yeryüzünde kendime bir halife yaratacağım demişti de melekler, kan dökücü fesatçılar mı yaratacaksın, biz seni tesbih, tahmid ve takdis ederken” dediler. (Allah) Ben sizin bilmediklerinizi bilirim” dedi (El-Bakara, 30). Kuranı Kerim'in her şeyi var eden Kadir-i Mutlak olarak ifade ettiği Allah; yapacağı bir işi önceden yarattığı meleklere beyan ediyor ve bu konuda eleştirel görüş beyan etmelerine de müsaade ediyor. Onlar da ilimleri çerçevesinde gördükleri problemleri dile getiriyorlar “kan dökücü fesatçılar mı yaratacaksın? Biz seni tesbih, takdis ve tahmid ederken” diyorlar. Sonuçta Allah dilediğini yapıyor. Çünkü O, âlemlerin Rabbi, Alimü'l-Gayb. Çünkü “ben sizin bilmediklerinizi bilirim” deyip söz, karar ve iş konusunda hiçbir varlığın denk olmadığı tek varlık. Olay bununla da kalmıyor. Kutsal kitapla, O kitaba imana çağrılanlara ve iman edenlere kıyamete kadar bir hikmet kaynağı olarak aktarılıyor.
Kuran'ın Rabbi Kendisine ve Ahiret'e imanı veya küfrü tercih konusunda insanları serbest bırakıyor…”dileyen iman etsin dileyen küfr etsin”…(El Kehf 29) Siyasi, hukuki, sosyal veya askeri kararlar alan liderler Müslümanlardan bu kararlarına kayıtsız şartsız itaat bekleyemezler çünkü tüm itaatler akitlere bağlıdır. Müslümanlarsa millet iradesini ifade eden parlamenterlerin kararları da dahil olmak üzere hiç kimseye kayıtsız şartsız itaat edemezler. Zaten “ itaat maruftadır”( Hadsi-i Şerif). Marufsa bireyin maruf gördüğ ve diğer bireylerin ona karşı açık bir nas bulamadığı şeylerdir. Siyasi kararlarda maruf' müşavere neticesi belirlenendir. Birey müşavere neticesi bile olsa çıkacak kararlara vicdanını teslim etmek zorunda değildir. Müşavere neticesi çıkan kararlara itaatin vacip olması bireyin kararın neticesinin caiz olduğuna inanmasıyladır. İdareci haramı ( Lafzı muhkem delaleti kati) helal kılamaz. Bu zaten beş temel emniyetten biri olan din emniyetine aykırı olur ( din ve vicdan hürriyeti). Ancak helal zaman ve şartlara göre kısıtlanabilir veya yasaklanabilir. Bu yasak ebedi nass olamaz. Ayetleri ya da ayetlere dayalı hükümleri nesh edemez. Tehir edebilir. (Mehmet Erdoğan, Ahkamın Değişmesi).
Müslüman'ın itaati ancak sözleşmeden (akit) dolayı vacip ya da caiz olur. Yani “bizden olan idareci'nin” kim olduğuna biz karar veririz ve o idareciyi de biz vicdani ölçülerimizle denetleriz (Hz Ebu Bekirin ve Hz Ömer'in İlk Hutbeleri). İslam bireylerde olduğu gibi hiçbir topluluğun da kendisi için karar verme hakkını yok saymamıştır. Bu hakkı tanımayan saldırganlara karşı savaşı da “cihad” sayar.
İslam'ın son Peygamberine sahabesi “Ey Allah'ın Resulü ! Bu söz /karar senden mi ? Allah'tan mı ?” diye soruyor, “benden” cevabını aldıkları bir çok söze eleştiri yöneltiyorlar ve Son Peygamber bunlardan bazıları içine sinmese de ( Bedir savaşının yeri gibi) kararlarını, Ashabın görüşleri doğrultusunda değiştiriyor(Hamidullah, Hz Muhammadin Savaşları) Allah'tan derse “işittik itaat ettik” diyorlar. Çünkü eşitliği bozabilecek tek hüküm yaşayan Nebinin bu Allah'tandır dediği sözdür. Artık Müslüman'a “işittik itaat ettik” demekten başkası düşmez. Hz Muhammed öldü bu yol kapandı, Artık akıl, Kur'an, sünnet, bilim ve tecrübelerimiz var. Eşitlik zeminini bozabilecek hiçbir insan ya da kurum yok.
İslam; Müslüman siyasi otoriteye müşavereyi yalnız Müslümanlarla değil idaresi altındaki her kes ve kesimle yapmayı öneren ve modelleyen bir dini ve siyasi tecrübeyi ortaya koymuştur. Hz Muhammed bir arada yaşamak için anlaşma asgarilerinin belirlenmesinde, Medine ve çevresinde yaşayan Yahudi kabilelere, “ne istiyorsanız yazın getirin” dedi; gelen metinlerin herkesçe ittifak edilen maddelerini önce yazdırdı, kısmi ittifakları tercihli olarak yazdırdı, diğer konularda hiçbir bağlaşmanın olmadığı ifade edilerek insanlar kendi tercihlerine bırakıldı( Medine Vesikası, Hamidullah). Müslümanlar Hz Muhammed'e hem dini hem de dünyevi olarak “biat” ( dini akit) ederlerken Yahudiler yalnızca siyasi olarak akit etmişlerdir.
Hz Muhammed, “ben Allah'ın Peygamberiyim” deyip, tüm şartları kendi dikte ettirebilirdi. Öyle yapmadı. Allah'ın son Peygamberinin bile kendinde bir hak olarak görmediği merkezi karar alma, halka sormadan anayasa yapma, sonra da buyurun onaylayın ya da dipçik demokrasisi…Böyle bir durumu Müslümanların benimsemesi, ya uyurgezerliğinin ya da kerhen caiz görmelerinin sonucu olabilir. Buradan yola çıkılarak katılımcı demokrasinin ilk örneğinin ya da demokratik anayasanın prototipinin bu olduğunu da söyleyebiliriz.
Hz Muhammed (s.a.v), Yahudilerin arasında, yahudi hukukuyla kararlar vermiştir. “Hükmün özel olması genellemeyi engellemez”(Usul-i Tefsir kaidesi). Bu da Müslüman bir idarecinin kendisini seçen insanların “din” ya da “akıl” kaynaklı hukuklarıyla aralarında hüküm verebileceğini gösterir. Yani belirleyici olan idarecinin kendi inançları değil, halk ile arasındaki “akittir.” İdarecinin görevi; dini ve mezhebi tercihler konusunda halkın yakasını bırakmak, diğer konularda kamu yararını/maslahatı gözetmektir. Akitlerden doğan hakların kullanımını kolaylaştırmak, hakların kullanımında ve ödevlerin dağılımında eşitlik ve adaleti sağlamaktır.
İslam Peygamberine inanmayan insanlar da Medine'ye gelerek, onunla din ve uygulamalar konusunda münazarada bulunmuşlar ve onu tasdik etmeden güven içinde gidebilmişlerdir (akde girmemişlerdir). Bu durumun örneği çoktur. Anlaşılıyor ki dışardan insanların da; İslam'ı veya Müslümanların uygulamalarını devletin merkezine gelerek, halka açık bir şekilde eleştirebilme hürriyetleri vardı. Ayrıca bu İslam idaresinin ve toplumunu sürekli diri kalmasının da garantisi olmuştur.
İslam İdaresi Ehli Kitabı kendi özel yaşamında üçüncü şahıslara zarar vermeme kaydı ile kendi özel ve sivil alanlarında tamamen serbest bırakmıştır. Hz. Ömer döneminde İran fethedildiği zaman Ehl-i Kitap; sayılan Mecusilerin kendi nikahlarında, alkollü içkide ve kendi akit biçimlerinde, anne, baba, kardeş evliliklerinde (akde dayalı ensest) bile aynı serbestlik ilkesiyle uygulanarak müdahale edilmemiştir. Yani İran Sasani'lerden alındıktan sonra bu topraklarda yaşayan ve anneleriyle resmen evli olan insanların bu akitlerine bile İslam hükümeti müdahale etmemiştir. Bazı Alimler, Genel ahlak prensipleriyle müdahale edilmesi gerektiğini söylemişlerse de (Mukayeseli, Karaman), bu hiçbir zaman uygulanmamıştır. Ancak bir Hıristiyan yada Yahudi Müslüman olursa daha önceki nikah akdi sahih sayılırken “bir Mecusi Müslüman olursa annesi ile nikahı boş” sayılmıştır ( El Hidaye, Ebu Hanife).
Müslümanlar yönettikleri ülkelerde yaşayan insanların İslam'a aykırı geleneklerini dahi reşit ve rızalı olması şartıyla, yasaklamakla uğraşmaz. Herkes için güvenlik, eşitlik, özgürlük, adalet ve refah sağlamaya çalışır. Bütün bu uygulamalardan sonra laikliğin, İslam dünyasına fazladan insanlık yararına ne getirdiği müphemdir. Ya da bir Müslüman'ın din, inanç ve ideolojiler karşısında tarafsızlığını koruyan devlet anlamındaki laikliğe itiraz etmesi hangi noktalardan olacaktır ?
Resul-ü Ekrem'in, “…dünya işlerini siz benden daha iyi bilirsiniz” demesi. Bu gün ekonominin, hukukun, diplomasinin ne kadar sofistike meseleler halinde olduğu düşünülürse ve yine Resul-ü Ekrem'in,” …bir milletin dilini bilen onların fitnesinden emin olur” beyanı, “hikmet müminin yitiğidir. Onu nerede bulursa alsın” hadis-i şerifiyle beraber düşünüldüğü zaman ilim ve hikmetin Müslümanların dışında da üretilebileceği, Müslümanların onlara karşı da hassas olmaları, lehte ve aleyhteki gelişmeleri takip ederek almaları gerektiği şeklinde algılanabilir.
Kuran-ı Kerimin baştan sona döneminin yaygın inanç ve uygulamalarıyla hesaplaşarak kendisini inşa ettiği de göz önüne alınacak olursa, bu günün Müslümanlarının, yalnız otantik İslam kaynaklarını ve uygulamalarını bilerek ve taklit ederek (anakronik), İslam'ın Yüksek maksatlarına, Müslümanların maslahatlarına cevap verebilecek, insanlığa ümit olacak bir dünyayı yeniden inşa etmesi düşünülemez. Müslüman Bilge Kral, İslam ve çağdaş dünya literatürüne hâkim sentezler üzerinden adalete, eşitliğe, özgürlüğe ve refaha yol arayan yöneticidir ancak.
Son Nebi Kendisine bir veliaht tayin etmemiş, tercihi ümmetin kendisine bırakmıştır. O bunu yapmadığına göre “saltanat” İslam açısından “zarurette yenebilecek domuz eti” mesabesinde bir cevaziyet taşır o kadar. Asıl olan seçimle (rıza ve rey) iş başına gelmektir. Ve doğal olarak seçimle gitmektir. Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali müşavere, seçim ve biatle iş başına getirilmiştir. Seçimle iş başından gitme kurumlaşmadığı için; Hilafetin Kayd-ı hayat şartıyla olması ve bir üçüncü sistem de geliştirilememesi muhalefeti şiddet yoluyla harekete itmiştir. Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali ve bir çok Müslüman bunu hayatlarıyla ödemişlerdir. ( Cabiri, Siyasal Akıl).
Günümüz kurumlaşmış demokrasileri için de İslam referanslı yönetim modelleri fevkalade mümkündür. İslam'ın demokrasilere fiili bazı olumsuzluklar, müstesna itirazı nerelerdendir? Açık nasslarla ortaya konması gerekir. Eğer aleyhte açık nass yoksa bağlayıcı hükümde yoktur. Bazı sahabeler Siyasal meşruiyetlerine inanmadığı için Hiçbir Halifeye “biat” etmeden “ siyasal katılımı” reddederek yaşamış ve ölmüştür ( Ebu Zer). Bu durum da her Müslüman'ın siyasal iktidarı meşru olsa bile dini gereklilik açısından onaylamak zorunda olmadığı fikrini doğrulamaktadır. Yani “Vicdani red” bireyin kendi vicdani kanaatlerine aykırı gördüğü karar ve emirlere itaati reddetme hakkıdır. Bu hak sistemi denetlemenin ve yönlendirmenin en dolayımsız biçimidir de. Bu hak Müslümanlar açısından yaşanmış bir gerçeğin ötesinde yapılması açısından değil, ancak yapana devletin ve toplumun saygısı açısından kesin bir vücubiyettir. Ve bunu ancak zalim, zorba sultanlar İslam'a rağmen ihlal etmişlerdir. İnsanları biat için zorlamışlardır.
Hz Muhammed son “ismet'tir”. Yani artık kıyamete kadar aramızda “bu karar Allah tan'dır” dediğinde Müslümanların son söz olarak kabul edebileceği bir söz olmayacak. Kim söylerse söylesin esasta hakikat bile olsa, hiç bir karar bir “ahit” neticesi olmaksızın hiç kimseye dayatılamaz. Özgürlük ancak bu şartlarla var sayılabilir. Özgürlülükleri tanınmayan insanların, özgürlüklerini tanımayan insanlarla birlikte, bağımsızlık uğruna savaş vermeleri tarihin en trajikomik tiyatrolardır. İnsanlar için özgürlük sağlayacak inançlar ya Nebevi bir asalet (Kafirun Suresi) ya da anarşist bir bakışla mümkündür. Tarih boyunca aradaki her çözüm, köleliğin türevleri olmanın ötesine geçememiştir.
Sahabe bir çok konuda ihtilaf etmiş hatta bazı ihtilaf konularında savaşmışlardır bile. Birbirlerini tekfir edenler/ iman dışı görenler, marjinal kalmış gruplar olmuştur ( hariciler), ancak haricilerin siyasal iktidarın el değiştirmesi ilkeleri bu günkü batı demokrasilerine kaynaklık etmiş olması kabul edilebilir bir gerçektir. Hz Ali saflarından Harici saflarına, Harici saflarından Hz Ali saflarına insanlar savaş aralarında tartışmalar yaparak rahatlıkla geçebilmiş, değişen vicdani kanaatleri doğrultusunda saf değiştirebilmişlerdir. Kararı değişerek karşı tarafa geçmek isteyenleri iki taraf da asla engellememişlerdir ( En Nedvi). Hz Ali kendisini tekfir edip savaşanları bile “onlar bize zulmeden kardeşlerimizdir” diyerek, yalnızca görüşlerinde yanlışa saptıklarını ifade ederek, tekfir etmeksizin yüksek bir hukuk bilincini temsil etmiştir. Yani eğer bu görüşlerine rağmen şiddete başvurmasalardı onlarla asla savaşmayacaktı diyebiliriz.
Hz Hüseyin, kerih görse bile Muaviye yönetiminde sürekli başkaldırı yerine anlaşma yolunu seçmiştir. Muaviye döneminde fey ve ganimet gelirlerinden ayrıcalıklı olarak pay almıştır (Cabiri, Siyasal Akıl). Şartlar mümkün olsa ve Muaviye kendisine ümmetin hakemliğine gidelim deseydi (seçim), acaba halk iradesine gitmeyi kabul etmez miydi, Sıffin sonrası hariciler gibi mi davranırdı, yoksa bunu ilk Dört Halife gibi kabul mü ederdi? Kaldı ki Kerbela'ya geldiğinde Kufelilerin kendisiyle beraber olmadığını anlayınca geri dönmek istemiş ancak, bu sefer de saltanatının yıkılmasından korkan Yezit tarafından katlettirilmiştir.
Gazali'nin İslam kaynaklı olarak formüle ettiği ve Müslüman hükümdarların istisnaları olmakla birlikte uyduğu, Devletin beş görevine baktığımızda birey özgürlükleri merkezli bir bakışın hakim olduğunu görüyoruz. Can emniyeti; o kadar ki savaşta karşı tarafın dahi, hedefi etkisiz hale getirip en az zayiatla teslim almak olmuştur. Müslim, zımmi ya da eman verilmişlere asla dokunulmamıştır. Canı korumak için çalmak cezalandırılmamıştır. Devletin dış ve iç güvenlik politikalarında olduğu gibi sağlık ve sosyal güvenlik politikaları da can emniyeti kapsamında düşünülmüştür. Mal emniyeti; ilke olarak Müslümanlara edinmek caiz olmayan şarap, ehl-i kitap malı olarak her türlü saldırıdan korunmuştur. Köleleştirmek yasaklandığı halde, daha önceden edinilen ve belli bir bedeli olan köle-efendi ilişkisi kabul edilmiş “akitlerin şartlarına bağlılık” ilkelerinden dolayı bedeli ödenmeden azat yoluna gidilmemiştir. Edinilmiş mallara dokunulmamış, ticarette Müslim gayri Müslim ayrımı yapılmamıştır. Nesil emniyeti; ırzların herkes için korunması sağlanmış, neslin kendi inançları doğrultusunda eğitilmesine karışılmamıştır. Akıl emniyeti; akıl, her türlü iftira ve yalanla iğfal edilmekten herkes için korunmuştur. Kötü isnat ispatı yapılamazsa iftira sayılmış ve cezalandırılmıştır. Din Emniyeti; din ve vicdan hürriyeti, inanma ve inanmama hürriyeti ve her türlü zorlamadan masuniyeti sağlanmıştır.
Cihat asla kâfirlerin ortadan kaldırılması maksadına matuf olmamıştır. “fitne kalkıp din yalnız Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur”( Bakara 193)”; ayet-i kerimeleri insanların zorla Müslüman edilmelerini değil, istedikleri dini seçebilmelerinin önündeki engellerin kaldırılması anlamında okunmuştur. Bir Müslüman'ın bir Dehri'yi ya da bir Ehl-i Kitabı Müslüman olması için zorlaması açık haramdır, zulümdür ve zalimlere düşmanlık vaciptir. “Dinde zorlama yoktur…(El Bakara 256). Hangi dinden olursa olsun insanların, Can, Mal, Nesil, Akıl ve Din emniyetlerini tehdit eden Müslim ya da Gayri Müslimi durdurmak ve ıslah etmek amaçlı bir çaba olarak, adalet yanlısı, anlaşmalı gayrı Müslimlerin de katılımı ile Müslümanların öncülüğündeki çabanın adıdır cihat. Yani bir Müslüman topluluk bir Yahudi topluluğu Müslüman olmaları için tehdit etse ve onlara saldırsa, Müslümanların devletinin görevi bu saldırıyı durdurmaktır. Bu saldırıyı durdurmak için savaşılırken ölen Müslüman asker şehit olurken, saldırgan Müslümanlar haksız can alma ve yeryüzünde fitne çıkarma suçlarıyla ahmakça bir günahkâr olarak ölmüş olurlar. Adalete teslim edilmek üzere götürülen bir cinayet zanlısının linç edilmesini önlemek için uğraşırken ölen güvenlik görevlisi de, hakkında hüküm kesinleşmiş ve idamı beklenen bir caninin idamını engellemek için saldıran yakınlarıyla uğraşırken ölen güvenlik görevlisi de şehit olur. Müslüman güvenlik görevlisi her halükarda adaletin tecellisi ve kamu düzeninin sağlanması için öldüğünden dolayı şehit olur.
Kaynaklara baktığımızda; dini hiç bir kuralı kendisi için bağlayıcı hissetmeyen vicdanı ve aklı açık bir devlet yöneticisinin; hukuk, siyasi etik ve insan hakları çerçevesinde icra edip de bir Müslüman'ın yapamayacağı şeylerde ne kadar farklılık olabilir?
İslam açısından madalyonun diğer tarafı; öldürme hakkını kendinde gören yargısız infazcı Kabil, Livatacı sübyancı Lut kavmi, kendi iktidarını sona erdirecek düşüncesiyle çocukları katleden, “…yoksa siz benden izin almadan mı iman ettiniz…” diyerek insanların neye nasıl inanması gerektiğine bile kendisinin/devlet otoritesinin karar verebileceğine inanan Firavun, kendi elleriyle yonttukları putlara tapmadığı için İbrahim'i ateşe atan Nemrut/devlet, kölelerin din ve vicdan hürriyetini tanımayan, kız çocuklarını diri diri gömen, Mekkeli Müşrikler/gelenek, Haşim oğullarına desteklerinden dolayı Medine'yi yağmalayıp sahabe torunlarına tecavüz ettiren Ümeyye oğulları( Prf. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Emeviler Dönemi), Avrupa insanlarını sırf Mezhep farklılığı yüzünden yüzlerce yıl savaşa sürükleyen, yüz yıllarca bilginin kilise dışına çıkmasını engelleyen, düşünce farklılığını tanımayan din adamları ve onlarla işbirliği yapan Krallar, soylular, askerler, ilkel kabul ettikleri güçsüz buldukları İnkaları, Astekleri, Mayaları, Kızıl Derilileri, Afrikalı Yerlileri katleden ve köleleştirenler/iktidar hırsı, Hitler, Musolini, Stalin katliamları/ ideolojik saplantılar, ABD katliamları ve pervasız saldırıları/Küresel Devlet terörü, babasının kucağındaki çocuğu kurşunlayan İsrail, her insanın içinde aslında olan, ‘Kur'an'ın ifadesiyle “Tuğyan” damarından beslenmişlerdir.
Her din'in bir cenneti bir de cehennemi vardır. Modernite, yeryüzünün kuzeyinde kendilerine bir cennet inşa etmek için güneyini cehenneme çevirmiştir. Ve bu cenneti sürdürmek için yağmaya devam etmektedir. Maalesef bu gün yeryüzü kaynaklarının adil ve eşitlikçi bir anlayışla paylaşılabilmesi egemen batılılar ve işbirlikçileri dolayısı ile imkânsız görünmektedir. Bu güçleri rahatlarının kaçacağı tehdidinden başka hiçbir şey adalete ikna edememektedir.
Modern Batı; kendi insanları için dahi eşitlikçi adil bir sistemi üst bir ahlaki ilke olarak savunamamaktadır. Sınıf temelli çatışmalarla bunu güç dengeleriyle kabullenebilmiştir. Örneğin, köleliğin kaldırılması İslam tecrübesinde ahlaki nedenlere dayanırken Avrupa da ve Amerika da ekonomik nedenlere dayanmaktadır. Sanayi devrimiyle kölelik sistemi pahalı bir işgücü haline geldiğinden sanayicilerin baskısı ile kaldırılmıştır. İnsanın eşitliği temelinde Adaleti tarihte son kez Müslümanlar uygulamıştır. Yine “kıyamete kadar insanlığa şahit olacak ”( Kuranı Kerim) Müslümanların Öncülüğünde, Allah'ın adı anıldığında gözleri yaşaran Ehl-i Kitap ve kör, “kesin inançlı” (E. Hoffer) olmayan, vicdanı temiz diğer insanlar birlikte yapacaklardır. Müslümanlar Afrika'ya gittiğinde nereye ulaştıysa oralara yollar, çeşmeler, aşhaneler, şifahaneler, hanlar, hamamlar götürmüş, işte Adem'den kardeşlerimiz onları ne kadar müreffeh yaşatırsak o kadar Allah bizden razı olacak diyerek yaklaşmışlardır. Oysa Coğrafi keşiflerle Afrika'yı ve Amerika'yı silahsız yakalayan Avrupalılar; savunmasız bir kadına saldıran sapıklar gibi kör bir ihtirasla saldırmışlar ve işte Tanrının insanla hayvan arasında beyaz adama, “…Tanrının çocuklarına…” (Tevrat) hizmet için yarattığı canlılar diyerek yaklaşmışlardır.
Özgürlük Olmadan Eşitlik Olmaz
Özgürlük esas, kısıtlamalar arızidir. Kamunun herkes için zorunlu ve bağlayıcı olmazsa olmazları temel insan hakları göz önünde tutularak demokratik süreçlerle belirlenmeli ve açık beyanlar olarak anayasal ilkeler olmalıdır.(Hz Ebubekir dönemi vergi vermenin “mutlak reddinin” savaş sebebi sayılması gibi) Devlet - birey ilişkisinde iki taraflı akit ve anlaşmalardan başka hiçbir vecibe kabul edilemez. Devletin temel hak ve özgürlükleri ortadan kaldırmaya matuf bir yasayı çıkartması kabul edilemez. Temel haklar oylanamaz. Siyasal iktidarlar, kurumları, kanunları ve yönetenleri, değişen durumlar ve ihtiyaçlar doğrultusunda halkın isteğiyle denetleyebilme ve değiştirebilme oranında meşrudurlar. Hangi rejimde olursa olsun dindarlar seçimle ya da başka bir yolla siyasal iktidara gelirlerse, halkı ancak yine halkın isteği doğrultusunda yönetebilirler. Halkın inançlarına aykırı dayatmalara kalkamazlar. Kamu gücü hiçbir dinin hidayetine zorlama aygıtı olarak kullanılamaz. Halkın isteği dışında halkı İslam sınırları içinde dahi yönetseler, bu daha büyük sorunlara yol açacağı için kerihtir ( Hz Osman'ın Katli). Müslümanların düşünsel ve siyasal zeminde manevra sahaları tarihi uygulamalarla sınırlı değildir. Kıyamete kadar devam edecek her tartışmaya bu eksenden söylenecek yeni şeyler olabilecektir. Tarih her dem yeniden ayrı bir “akılla” okunabilir. Her “toplumun aklı” diğer toplumlardan ve toplumların aklı kendi tarihlerinden farklıdır. Müslümanların; İslam adına tarihteki ürettikleri düşünce ve uygulamalar, İslam adına kıyamete kadar mümkün olan düşünce ve uygulamaların tamamı da değildir. Müslümanlar ontolojik gerçeklikleri bile sorgulamalıdır. Çünkü insanların algıladığı gerçeklikler ile gerçek arasındaki farkın asla kapanmayacak olması ontololojik bir gerçeklik ve açık bir hakikattir. Müslümanlar Allahın Son Resulu Hz Muhammed'e dahi kayıtsız şartsız teslim olmamışlardır. O da zaten böyle bir şey istememiştir. Bir insana ya da kuruma kayıtsız şartsız teslim olmak onu Rabb edinmektir (Et Tevbe 31). Kaldı ki Hz Muhammed Rolünü kendisi bile uzun süre kabullenememiştir, kendisine gelenin ne olduğunu anlaması, içine sinmesi, onu kabullenmesi aylar almıştır (İslam Peygamberi, Hamidullah). Müslümanların son sözü söylediğine beyanı olduğunda “işittik itaat ettik” sözünü söyleyebilecekleri son beşer Hz Muhammed'dir. Hz Muhammed'in Rahle-i Tedrisatından geçmiş olsalar bile Sahabe-i Kiram'ın ve sonrakilerin, sözleri ve uygulamaları için, eşitlik zemininde akıl, ilim, irade ve seçme hakkını kullanırlar. Peygamberlerin masum olduklarına inanmak, mana-i muhalifinden Peygamber harici insanların masumiyet ihtimalini “alken gayri mümkün” yapmaz ancak şüpheli hale getirir. Müslümanlar uğruna öldüklerinde şehadet zann-ı galibiyle ölecekleri genel ilkeleri tebarüz ettirmeli, olguları güncellemelidirler. Müslümanlar öncelikle yaşadıkları ülkelerin Anayasasını kabul edilebilir bir hale getirmek için şiddete dayanmayan her türlü yolla mücadele etmelidirler. Müslümanların yaşadıkları ülkelerdeki insanlar, Müslüman olmasalar da onları yönetme yetkisini onlardan talep edebilir ve onları adaletle, hakkıyla da yönetebilirler. Onlara her hangi bir inanç dayatmaya kalkmazlar. Müslümanlar adaletin tecellisini sağlayacağına inandıkları gayri Müslimleri dahi maddi manevi, ekonomik siyasi her türlü yolla destekleyebilirler. Zalim Müslüman'a karşı adil kafiri desteklemelidirler. Desteklemelerindeki mahzurlar desteklememeleri durumundaki mahzurlardan azdır. Müslümanlar yaşadıkları ülkelerde açık ya da zımmen girdikleri tüm meşru kurallara uymak zorundadırlar. Bu kurallar eğer dini ya da akli herhangi bir zarar içiriyorsa öncelikle yasal ve demokratik olmazsa, açık ve meşru yollardan bu zararı gidermenin başka imkânlarını aramalıdırlar. (Sivil itaatsizlik ve demokratik yollar) Müslümanlar insanlara hatta Müslümanlara diledikleri gibi inanıp diledikleri gibi yaşama hürriyetini tanıdıklarını beyan etmelidirler (mezheb farkı) ve bunun realize edilmesi için kurumsal zeminler oluşturmalıdırlar. Tebliğde tekfir hakkı da dâhil ifade hürriyetini tanımalıdırlar. İnsan başkaları kendisine kafir dediği için kafir olmaz. Zaten dinler ve bazı mezhepler, birbirinin kâfir olduğuna inanırken bunu açıktan söylemeyi ya da yazmayı yasaklamanın anlamı da yoktur. Gizli gizli söyleyip toplumsal gerilim üretmektense açıkça söylenebilmesi ancak etkileşim ve gelişim sağlar. Devletin dinlerden birine yaslanarak diğer dinlere veya mezheplerden birine yaslanarak diğer mezheplere karşı tutum alması zulümdür. Gölge etmesin yeter. Hangi amaçla olursa olsun her türlü şiddet ve baskı kınanmalı, söz yüceltilmelidir. Müslümanlar asgari, Hz Peygamberin amcası Ebu Talip kadar ifade hürriyetinden yana tavır koymalıdırlar. Müslümanlar kendilerine karşı kendisini sorumlu hissetmeyen idarecileri ve geri alınamayacak hiçbir yetkiyi onaylamamalıdırlar. Müslümanlar yasaların oluşması sürecine müdahil olmayı bir vecibe görmelidirler, devletin insanların özel ve sivil alanlarına sarkmasına karşı her zaman özgürlüklerden yana tavır almalıdırlar. İslam alimleri; ekonomik, siyasi, sosyal ve hukuki alanlarda çağın gerekleriyle çatışan, ancak “taabbudi”( Elmalılı Hamdi Yazır) olmayan konularda, İslam hukukunun sınırlarını birey özgürlükleri lehine genişletmelidirler. Ortalama Müslümanlar açık normları çiğnemekle, ikinci sınıf muamelesi görmek, iflas, güç kaybı ve mutsuzluk arasında tercih yapmak zorunda bırakılmamalıdır.
Allah en iyisini bilir.
|